Zafer Bilim Araştırma ve Kültür Dergisi

Tamir Etsek

img

Kapitalist kültürün bizi işgal etmediği eski zamanlarda, şehirlerdeki esnafın önemli bir kısmını tamirciler oluştururdu. Ayakkabıdan saate, televizyondan şemsiyeye her şey tamir edilebilirdi, edilirdi. Tabi tamir sadece tamircilerin işi değildi, evin fertleri de kullandıkları eşyaların birer tamircisiydi. Erkekler mobilya, tesisat, elektrik gibi alanlara yeniden hayat verirken, evin hanımı da eskiyen, sökülen, yırtılan ev eşyalarını, kıyafetleri tamir eder, yeni gibi ederdi.

Zaten ‘tamir’ kelimesi ‘ömür’ kökünden geliyor. “Ömrü uzatmak, ömre ömür katmak.” Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Öte yanda ise gittikçe yaygınlaşan, hayatımızı saran “kullan at” cümlesi… İtici, vefasız, sadakatsiz, kanaatsiz… Kulakları tırmalıyor.

Çağın ekonomisi çok satmak istiyor. Sürekli satmak. Sürekli satabilmek için de eşyaların eskimeden değiştirilmesi gerekiyor. Eskidiği veya fonksiyonunu yerine getirmediği için değil, sadece üzerinden zaman geçtiği için, modası geçti diye ya da bir üst modeli çıktığı için eskisini elden çıkarıp yenisini almıyor muyuz? Bize yenisini almanın tamir ettirmekten daha ucuza geldiğini söylemiyorlar mı sürekli? Hatta dikkat edin, eşyaları uzun süre kullanmak bir yoksulluk göstergesi haline getirilmedi mi?

Oysaki eşyayla bağ kurabilen, onunla sadakat ilişkisi geliştiren bir insana, eşyasının eski ve yıpranmış hali değil, o eşyanın kullanılamaz hale gelmesi üzüntü verir. Eşya her ne kadar cansız da olsa, zamanı paylaşmanın getirdiği birliktelik sonucu, nesne olmaktan öte bir özne niteliğini kazanmıştır. Sadakat karşılıklıdır. Böyle bir bağ kurulunca da, sahibi için eşyasını yaşatmak, hasar gördüğünde onu hayata döndürmek özel bir öneme sahiptir. Bu eşyaya düşkünlük de değildir, vefa ilişkisi oluşmuştur kısacası.

Vefayı en güzel büyükler bilir, bizlere öğretir. Onlardan biri de Bediüzzaman. Vefa dersini yaşantısıyla pek çok kez verir talebelerine. Kullandığı eşyalarından sanki arkadaşıymış gibi bahseder vefalıca. Mesela bir defasında kırılan çay kaşığını tamire gönderir. Alüminyum olduğu için lehim tutmaz, yenisini almak daha mantıklı gelir talebelere. Altı üstü bir çay kaşığıdır ne de olsa. Bediüzzaman ise “O kaşık benim 25 yıllık arkadaşımdı, bana hizmet etmişti” diyerek kaşığına vefasını göstererek yeni kaşığı istemez. Sonuçta çay kaşığı farklı bir biçimde tamir edilerek, tekrar hizmetine geri döner. Bunun gibi örnekler hiç de az değildir, eşyaya böyle bir değer ve vefayı layık görmüştür. Elbette insan bu değerden fazlasıyla kısmetini alır, almıştır Bediüzzaman’ın hayatında.

Biz şimdilerde öyle hızlı yaşıyoruz ki, eşyayla bağ kurmaya vaktimiz yok. Kulağımıza fısıldandığı üzere sürekli değiştiriyoruz. Alıyoruz, kullanıyoruz, atıyoruz. Bozulan, kırılan eşyayı tamir etmeye çaba göstermek artık yeni nesillerin harcı değil. Bazı evlerde tornavida, penseyi bırakın, iğne iplik bile yok artık. Tamir kültürü hızla değişirken, tamirsiz hayata, tamirsiz düşünceye alışıyor dimağlarımız. Ve hayat tarzımız oluveriyor istemeden. Eşyayı tamir etmeyi unutmuştuk ya, artık ilişkilerimizi de tamir edemiyoruz. Her şeyin kullanılıp atılabileceği düşüncesine o kadar alıştırıldık ki, ister istemez bu insanla ilişkilerimize, davranışlarımıza yansıyor. Arkadaşımız yanlış mı yaptı? “Sil gitsin” deyiveriyoruz. Yeni bir arkadaş buluruz nasıl olsa! Dostum kalbimi kırmış. Ne önemi var, “At gitsin.” Yerine kalp kırmayacak yenisini alırım! Evliliğim tamire mi muhtaç? Ne gerek var uğraşmaya. “Bırak gitsin” nasılsa yeni birini bulurum!..

Yazının devamını okumak için tıklayınız:

http://zaferdergisi.com.tr/e-dergi/2015_kasim/#features/38