Zafer Bilim Araştırma ve Kültür Dergisi

Ruh Soruları

img

Beyin ile Ruh aynı şey mi?

Bazı insanlar Peygamber Efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi, inen âyet gayet netti. “O Rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir âleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildir.

EMİR ÂLEMİ NEDİR?

“Emir âlemi” ölçüden, tartıdan, şekilden ve renkten uzak varlıkların dünyasıdır.

Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o âlemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkûm akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın? Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delâlet ettiğini bilir. Böylece kâinat denilen o muhteşem eserden hareketle Yaradan’ı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur. Bedenin sultanı olan ruh, nuranî, şuurlu, diri ve haricî vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedîdir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mâni olmaz. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ona ruh verilir. Ruh, sahip olduğu maddî ve manevî cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla farkeder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddî uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır.

RUH İNKÂR EDİLEMEZ

Ruhu inkâr etmek mümkün değildir. İnkâra yeltenenler ne sebep gösterecekler? Göz ile görünüp el ile tutulmamasını mı? Bunlar maddenin özellikleridir, oysa ruh mânevidir. Görmemek ise, olmamaya delil değildir. Aslına bakılırsa, görmeden inandığımız, ama mâhiyetini bilemediğimiz varlıklar, görerek kabul ettiklerimizden hiç de az değildir. Bakterileri, virüsleri, röntgen ışınlarını bir grup mütehassısın dışında hiç kimse görmüyor, ama varlığından da şüphe etmiyor. Onların sözleri bize kanaat veriyor. Mânevi sahaların da mütehassısları vardır. Yüzbinlerce peygamber ve milyonlarca evliya, aynı noktaya parmak basıyor, ruh vardır, diyorlar. Sevgi, korku, şefkat gibi duyguların varlığından şüphe etmiyoruz, ama bunları asla görmedik. Mahiyetlerini bilmiyoruz. Aklımızı bile göremiyor, ancak eserlerinden anlıyor, fakat inkâr da etmiyoruz. Röntgen ışınlarından bir varlık yaratılsaydı, göz ile göremeyecektik, ama o yine var olmaya devam edecekti.

Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ruh özelliği kazanırdı.

BEN DİYEN KİM?

İnsanda sahip olma duygusu vardır. Benim elim, benim ayağım, benim kalbim, der, her şeye sahip olmak ister. Peki, “ben” diyen kimdir? Atomlar mı, hücreler mi, et mi, kemik mi? Hiçbirinde bu özellik yoktur. “Benim” diyen ruhtan başkası olamaz.

Gözlerini kapatıp kendini dinleyen insan, maddî varlığının dışında, başka bir mahiyetin bulunduğunu, insan sözüyle kastedilenin şu et ve kemik yığını olmadığını, tasdik eder.

İnsanda çeşit çeşit duygular vardır. Bunların dereceleri, tonları ve şiddetleri de farklıdır. Korku, ümit, endişe, sevgi, şefkat, merhamet, hırs, nefret, kin, inat bunlardan sadece bazılarıdır. Bu duygular ise, ne maddeye, ne de maddeden teşkil edilen insan bedenine verilemez. Beynim korkuyor, kulaklarım endişe ediyor, burnum merhametli, ayaklarım âşık, ellerim inatçı, kemiklerim şefkatli... diyemeyiz, dersek gülünç oluruz. Ruh kabul edilmezse, bu duygulara kim sahip çıkacak?

İnsanda sahip olma duygusu vardır. Benim elim, benim ayağım, benim kalbim, der, her şeye sahip olmak ister. Peki, “ben” diyen kimdir? Atomlar mı, hücreler mi, et mi, kemik mi? Hiçbirinde bu özellik yoktur. “Benim” diyen ruhtan başkası olamaz 

BEYİN İLE RUH AYNI ŞEY Mİ?

İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi şuurîdir. Teyp bandından farklıdır. Bir banda da birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o bant kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir. İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde biraraya gelmiş olursa olsun, ilim sıfatını kazanamaz. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder ama bu işi, bilgisayar bandı gibi şuursuz yapar. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir âlettir sadece.

RUH ÇAĞIRMA (!)

Kendisine “medyum” adını veren bazı kimseler, hususî toplantılarında ruh çağırdıklarını iddia etmektedirler. Medyum, geldiğini belli eden, fakat vücudu görünmeyen bir varlığa sorular sormakta, cevaplar almaktadır. Meselâ, Mevlânâ’nın ruhu çağırıldığında, görünmez bir varlık gelmekte, Mevlânâ’nın ruhu olduğunu söyleyip, sorulan soruları cevaplandırmaktadır. Bu olay, varlıkların sadece görünenlerden ibaret olmadığını açıkça ispat etmesi bakımından dikkate değer. Lâkin gelen gerçekten Mevlânâ’nın ruhu mudur? İşte bu noktada yanılıyorlar. Medyuma cevap veren ruh değil, kâfir veya günahkâr cinlerdir. Cinler, uzun ömürlü ve taklit kabiliyetine sahip oldukları için, herhangi bir şahsın ruhu olduğunu söyleyip, sorulara bildiği kadarıyla cevap verir. Hem medyumu, hem de orada hazır bulunanları aldatmaktadır. Verdiği cevapların bazıları doğru ise de çoğu yanlıştır. İnsanları aldatmanın ve onlarla alay etmenin kendisi açısından zevkli ve eğlenceli bir iş olduğu da muhakkak.

Gelenin ruh olmadığı nereden bilinir? diye sorulabilir. Çünkü kâinattaki hiçbir varlık gibi ruhlar da başıboş yaratılmamıştır. Bunlardan bir kısmı, imtihan için geldiği şu dünya misafirhanesinde, Rabbini tanımış, ibadet etmiş ve cenneti kazanmıştır. Diğer kısmı ise, isyan ile ömür geçirmiş, Yaradan’a inanmamış, hayatını zevk ve safâ ile geçirmiştir. Birinciler cennete, İkinciler ise cehenneme lâyıktır. Eğer medyumun çağırdığı ruh, cehennemlik ise, gelmesine zaten imkân yoktur. Çünkü o bir hapis hayatı yaşamakta, azap çekmektedir. Dünyaya dönmesine asla izin verilmez. Yok, eğer çağrılan cennetlik bir ruh ise, hele de Mevlânâ gibi bir evliya ruhu ise, yine gelmez. Çünkü bu ruhlar medyumların oyuncağı olamayacak kadar ulvîdirler. Allah, cennete lâyık ruhların, medyumların elinde oyuncak olmasına kesinlikle müsaade etmez.

Şu halde ispirtizma celselerine gelen ve kendisinin ruh olduğunu söyleyen görünmez varlıklar, şeytanlaşmış cinnîlerden ibârettirler.

İnsanlar, bedenleri itibariyle birbirinin aynı olmadığı gibi, ruhları itibariyle de aynı değildir. Her ruh, kendine verilen ömür süresince işlediği amelleriyle âhirete gidecektir. Bir başka cesede girmesi söz konusu olamaz.

TENÂSÜH MESELESİ

Bazı geri fikirli kimseler de ruhların, ölümden sonra başka cesetlere geçtiğini iddia ediyorlar. Bunlara “geri fikirli” diyorum, çünkü bu iddia bir hayli eskidir. Tarihçesi eski Mısır ve Hinde kadar uzanır.

Mısır firavunlarının, cesetlerini mumyalamaları da bu sırdandır. Bu saçmalığın genel adı “tenasüh”tür. İddiacıların ise, birkaç ruh hastasıyla, üç beş çocuktan başka dayanakları yoktur.

Ruhların yeni bedenlere göç ettiği kabul edilirse, bugün milyarlarca insanın ruhsuz olması gerekirdi.

Kâinatı büyük bir nizam ve hikmetle yaratan Allah, ruhları da ilim ve ibâdet için yaratmıştır. Vazifeleri, Rabbini tanımak ve Onun emirlerini yerine getirmektir. İnsanlar, bedenleri itibariyle birbirinin aynı olmadığı gibi, ruhları itibariyle de aynı değildir. Her ruh kendinden mesûldür. Ahirette de kendi amelinden dolayı azap veya mükâfat görecektir. Şu halde her ruh, kendine verilen ömür süresince işlediği amelleriyle âhirete gidecektir. Bir başka cesede girmesi söz konusu olamaz.

Eğer bu iddia doğru olsa, ikinci cesede giren her ruhun, ilk hayatını hatırlaması gerekir. Her doğan çocuğun da bilgili, tecrübeli olması zarurîdir. Gerçeğin hiç de böyle olmadığını söylemeye gerek yok.

Binlerce yıl önce dünya nüfusunun çok az olduğu ilmî bir gerçektir. Ruhların yeni bedenlere göç ettiği kabul edilirse, bugün milyarlarca insanın ruhsuz olması gerekirdi. Çünkü dünya nüfusu, asırlar öncesine göre defalarca katlanarak çoğalmıştır. İnsan ruhunun hayvanlara geçtiği iddiasının ise, ne kadar akıldan uzak olduğu malûmdur.

...

Bu yazıyı e-dergi olarak okumak için tıklayınız:

http://zaferdergisi.com.tr/e-dergi/1992_eylul/#features/27