Zafer Bilim Araştırma ve Kültür Dergisi

Dinler Evrim Geçirdi Mi?

img

Gerek insanın yeryüzünde ortaya çıkışını, gerekse ona kimliğini öğreten din müessesesinin kaynağını izahta, yaratıcı kavramına muhtaç olmamanın en kolay yolu; “evrimcilik”tir. Aksi takdirde, eşi ve örneği olmadan ortaya çıkan ve kâinatın en mükemmel yaratığı olan insana bir yaratıcı gerektir. Bu mükemmel varlığın dünyada bulunuş hikmetini açıklayan hak dinlere de, vahiy sahibi bir peygamber iktiza eder. Çünkü tabiî imkân plânında tekâmül olmadan mükemmele erişme yoktur.

Yazımızın konusu olmadığı için biyolojik evrimden söz etmeyeceğiz. Lâkin vahyin inkarcısı şu Durkheim sosyolojisi, daha doğrusu ideolojisi üzerinde, söylemek gereken pek çok şey var.

Her şeyden önce şu husus açıktır ki, bir hâdiseyi meydana getirmesi muhtemel birkaç sebep varsa, bunlardan sadece birini ele alıp, olayı bunun sonucu kabul etmek.

 

İlmî bir tavır olamaz. Belki kehanet olur. Dinde evrim iddiasının altında, işte bu kehanet yatmaktadır.

Bu iddianın sahipleri, delil olarak dinlerin tarihî seyrini gösterirler. İlkçağ metinleri putperestlikten bahsetmektedir. “Kazılarda, bu çağlara ait binlerce heykel bulunmuştur. Semavî dinlerin ortaya çıkışı ise, çok daha sonradır. O halde dinler, müşahhas tanrı inancından, mücerret tanrı inancına ve çok tanrılıktan tek tanrılılığa evrimleşmiştir” demektedirler. Bu bir ihtimaldir. Yalnız tek ihtimal değildir. Bunun karşısına şu ihtimali de çıkarmak gerekir.

Bütün semavî dinlerde ortak olan inanç sistemi, ilk çağlarda da mevcuttu. Bu sistemi tebliğ eden peygamberler, ilk insanlara da gönderilmişti. Ancak, o çağlarda bugün mevcut olmayan çok değişik bir ortam vardı. Haberleşmenin olmaması, dünyayı ve insanları, aralarında uçurumlar bulunan kamplara bölmüştü. Herhangi bir iklimde meydana gelen inanç hareketi, diğer bölgelerde işitilmiyor, oralarda yayılamıyordu.

İnsanlar arasında düşünce hürriyeti ve müsamaha yoktu. Umumiyetle yaygın olan inançlara aykırı bir şey söyleyen, hemen öldürülüyordu.

Nitekim İmam-ı Rabbani (K.S.) Hindistan’a gönderilen peygamberler arasında üç kişiden fazla ümmeti olanın mevcut olmadığını, ekserisinin ise hemen ilk tebliğde katledildiğini kaydeder. (Mektûbat).

İlk çağlarda insan düşüncesine müşahhas kavramlar hâkimdi. Genellikle insanlar elleriyle tutup, gözleriyle görebildikleri şeyler üzerinde düşünebiliyorlardı. Böyle bir fikir yapısına sahip insanlara mücerret kavramlar ve bilhassa zamandan ve mekândan münezzeh Allah kavramını anlatmak çok güçtü.

İşte bu sebeplerden dolayı semavî dinler, tarihin ilk devirlerinde geniş kitlelere ulaşamamıştır. Böyle olunca da, bu dinlerin o zamanlarda da mevcut olduğuna dair belge bulmak, bugün için hemen hemen imkânsız hâle gelmiştir.

İlk çağlar hakkında elimizde yeterli bir bilgi yoksa tarihî gelişimini pek iyi bildiğimiz din ve mezheplere bakıp, kıyas yoluyla o ilk dinler hakkında bazı sonuçlara varabiliriz.

Bugün yahudiliğe bakalım. Din millileştirilmiş ve İbrânî ırkının emrine verilmiştir. Tevrat (!) ulvî gayeler yerine, Yahudiye dünya saltanatını vaadetmekte, bunun yollarını hem de Makyavelist bir tarzda göstermektedir.

Hıristiyanlık, tevhidden şirke; zamandan, mekândan, yeme, içme ve üremekten münezzeh bir Tanrı inancından; müşahhas, gözle görülür ve elle tutulur bir Tanrı inancına kaydırılmıştır. Allah’ın kulu ve peygamberi olan Hz. İsa’ya (A.S.) oğulluk, annesi Meryem’e (R.A.) ise, zevcelik isnat edilmiştir.

 

Tarihi çok iyi bilinen ve en son semavî din olan İslâm’a gelince, Cenab-ı Hakk’ın korumasıyla mukaddes kitabı Kur’ân-ı Kerim, tek harfi bile değişmeden zamanımıza kadar gelmişse de, mezhepler tarihi incelendiğinde, İslâm toplumu içinde de mücerretten müşahhasa, tevhidden şirke kayan hareketler olmuştur. Hz. Ali’ye (K.V.) ulûhiyet isnat eden şianın gulât kısmı, bunun en bâriz örneğidir. Bunun yanında aklı bir nevi putlaştıran mutezile, Cenab-ı Hakk’a cisme ait özellikler ve çeşitli âzâlar yakıştıran müşebbihe, mücessime fırkaları ve günümüzdeki takipçileri, yine her noksandan münezzeh bir Tanrı mefhûmunu dar kafalarına sığdıramamış kitleleri temsil etmektedir. Bugün dahi Cenab-ı Hakk’dan bahsederken gökyüzünü işaret eden, ağaç ve çalılara bez bağlayan Müslümanların sayısı maalesef pek çoktur.

Şu halde diyebiliriz ki, dinler fetişizmden semavî dinlere, müşahhas kavramlardan mücerret kavramlara evrimleşmiyor belki semavî dinlerden fetişizme doğru dejenere oluyor; tevhidden şirke kayıyor. Matematik ve müsbet ilimlerin insanı mücerret kavramlara götürdüğü şu zamanda bile durum böyle olursa, kıyasen geçmişte de böyle olduğunu söyleyebiliriz.

Taş devri insanlarına tevhid ve tenzihi anlatan ve bu uğurda can veren o yüce peygamberlere selâm olsun...

 

Bu yazıyı e-dergi olarak okumak için tıklayınız:

http://zaferdergisi.com.tr/e-dergi/1992_eylul/#features/23